
Sonra diz çöktüm ve yatağın altına baktım…
Sonra diz çöktüm ve yatağın altına baktım…
İlk anda hiçbir şey göremedim. Gözlerim karanlığa alışana kadar kalbim kulaklarımda atıyordu. Tozlu zeminde, yatağın metal ayaklarının arasında bir şey vardı. Küçük bir kutu. Ayakkabı kutusundan biraz daha küçük, kahverengi kartondan yapılmıştı. Üzerinde kendi el yazısıyla yazılmış tek bir kelime duruyordu:
“Anne.”
Ellerim o kadar titriyordu ki kutuyu zorla kendime doğru çekebildim. O an sanki zaman yeniden durdu. Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Kutuyu açarsam, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Ama açmazsam da asla yaşayamayacaktım.
Kapağı kaldırdım.
İçinden önce bir defter çıktı. Mor kaplı, köşeleri yıpranmış. Hemen tanıdım. Son yıllarda hep yanında taşıdığı defterdi. “Sakın okuma” der gibi şakayla karışık gizlerdi. Defteri elime aldığımda göğsüm sıkıştı. Altında birkaç zarf, bir USB bellek ve en dipte, küçük bir ses kayıt cihazı vardı.
Zarflardan birinin üzerinde yine onun yazısı vardı:
“Lütfen önce bunu oku.”
Zarfı açtım. Gözlerim satırlarda ilerledikçe dizlerimin bağı çözüldü, yatağın kenarına oturmak zorunda kaldım.
“Anne,
Eğer bu satırları okuyorsan, muhtemelen artık çok canın yanıyor. Bunun için üzgünüm. Ama bilmeni istiyorum: Ben yalnız değildim. Ve senin yüzünden hiç olmadım.
Son zamanlarda içimde bir şeyler kırılmıştı. Okulda, insanlarla, kendimle… Sana anlatmak istedim ama seni üzmekten korktum. Babamın ‘hayata devam etmeliyiz’ dediği o sert ses, beni susturdu.
Eğer bir gün eşyalarımı hemen atmak isterse, lütfen dur. Çünkü burada sana bırakmam gereken şeyler var.”
Gözyaşlarım kağıdın üzerine damlıyordu. “Beni susturdu” cümlesi beynimde yankılanıyordu. Başımı kaldırdım. Koridor sessizdi. Eşim salondaydı. Televizyon açıktı ama sesi kısıktı. O, bu kutudan habersizdi……Haberin ayrıntıları için Görselleri takip ederek diğer sayfaya geçebilirsiniz.







