
Son olarak ses kayıt cihazını çalıştırdım. O günkü ses… Ambulans… Karmaşa… Ve eşimin sesi:
“Büyütmeyin, kendine gelir.”
Cihaz elimden düştü.
O an her şey birleşti. Aceleyle eşyaları atmak istemesi. Odayı kapattırması. Suskunluğu. Kızım yalnız değildi. Ama duyulmamıştı.
O akşam kutuyu alıp salona çıktım. Eşim bana baktı. Yüzündeki ifade değişti.
“Buldun mu bir şey?” dedi.
Kutuyu masanın üzerine koydum. “Evet,” dedim. “Kızımızın sesini.”
Bir şey söylemek istedi ama sustu. USB’yi televizyona taktım. Video oynadı. Kızımız konuşurken eşimin yüzü çöktü. İlk kez ağladığını gördüm. Ama bu artık önemli değildi.
O gece karar verdim.
Kızımın odası boşaltılmadı. Olduğu gibi kaldı. Ama sadece bir anı odası olarak değil… Bir farkındalık alanı olarak. Defterini bir psikoloğa verdim. Videolarını bir derneğe. Başka anneler, başka babalar duysun diye.
Ve ben artık biliyorum.
O not bir veda değildi.
Bir uyarıydı.
Kızım gitmişti. Ama sesi, başka hayatlarda yankılanmaya devam edecekti.
Kızımızın cenazesinden hemen sonra yaşananlar.
Kızımızın cenazesinden hemen sonra, eşim ısrarla eşyalarını atmamı istedi. Ama odasını temizlemeye başladığımda garip bir not buldum: “Anne, eğer bunu okuyorsan, artık hayatta değilim demektir. Yatağın altına bak.” 😱
Yatağın altına baktığımda gördüklerim karşısında dehşete kapıldım.
Kızımızın cenazesinden hemen sonra eşim, odasını boşaltıp tüm eşyalarından kurtulmamız gerektiğini söyledi. Sadece 15 yaşındaydı. Tek kızımızdı.
Cenazeden sonra neredeyse hiçbir şey hatırlamıyordum. Sadece beyaz tabutu ve içimdeki her şeyin öldüğü hissini hatırlıyorum. İnsanlar bir şeyler söylüyor, bana sarılıyor, başsağlığı diliyorlardı ama onları duymuyordum. Sadece orada durup tek bir noktaya bakıyordum.
Evde eşim aynı şeyi tekrar tekrar söylüyordu:
“Bunlar atılmalı. Sadece acı veriyorlar. Hayata devam etmeliyiz.”
Bunu nasıl söyleyebildiğini anlayamadım. Bunlar sadece eşya değildi. O, kendisiydi. Kıyafetleri, kokusu, odası. Hepsini atmak, kendi çocuğuma ihanet etmek gibi geliyordu.
Uzun süre direndim. Neredeyse bir ay boyunca odasına girmedim. Kapalı kapının önünden geçtim, açmaya bir türlü cesaret edemedim.
Ama bir gün sonunda karar verdim.
Kapıyı açtığımda, içeride zaman durmuş gibiydi. Her şey tam olarak bıraktığı gibiydi. Yatak örtüsü yatağın üzerinde, defterler masanın üzerinde, havada hafif bir parfüm kokusu.
Yavaş yavaş temizlemeye başladım. Her eşyayı tek tek aldım ve ağladım. Elbisesi. Saç tokaları. Tekrar tekrar okuduğu kitap. Her şeyi göğsüme bastırdım ve bırakamadım.
Ve sonra, aniden, okul kitaplarından birinden küçük, katlanmış bir kağıt parçası düştü.
Hemen onun el yazısını tanıdım. Ellerim titremeye başladı.
Notta şöyle yazıyordu: “Anne, eğer bunu okuyorsan, yatağın altına bak. O zaman her şeyi anlayacaksın.”
Nefesim kesildi. O kelimeleri birkaç kez tekrar okudum. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki göğsümden fırlayacak gibiydi. Oraya ne bırakmış olabilirdi? Ve neden bir şey anlamam gerekiyordu?
Uzun süre bunu yapmaya cesaret edemedim. Sadece odanın ortasında, notu elimde sıkıca tutarak durdum.DEVAMI DİĞER SAYFADA







