Bir ömür çalışmıştı,şimdi oğlunun evindeydi…
Ev değil; mecburiyetin gölgesiydi aslında.
Çoğu akşam kapı sertçe açılır,
oğlunun öfkeli sesi yankılanırdı:
“Hâlâ ölmedin mi?
Ne çektiriyorsun bize?!”
Bazen altına kaçırırdı…
Titreyen elleriyle gizlemeye çalışır,
yüzü kızarır, sessizce özür dilerdi.
Ve o anlarda oğul daha da öfkelenir,
tekme savurur gibi yapar,
ama vurmazdı.
Değen ayak değil, gururdu. DEVAMI DİĞER SAYFADA






