
Eve geldiğimde ne yapacağımı bilemez haldeydim. Emine’nin sandığında sakladığı hiç kullanılmamış bebek zıbınlarını çıkardım. Süt ısıttım, ellerim titreyerek onu doyurmaya çalıştım. O gece sabaha kadar uyumadım; soluğunu dinledim, küçük ellerini ısıttım. Ertesi gün resmi makamlara gitmem gerektiğini biliyordum ama içimdeki bir ses ‘O senin evladın’ diyordu. Haftalar süren bürokratik işlemler, soruşturmalar ve incelemeler sonunda, Yusuf adını verdiğim bu bebeğin koruyucu ailesi olmayı başardım. Mahalleli şaşkındı; karısını yeni kaybetmiş bir adamın, cami avlusunda bulduğu bir bebeğe bakamayacağını düşünüyorlardı. Ama ben kararlıydım. Yusuf benim hayata tutunma dalımdı. Gündüzleri küçük marangoz dükkanımda çalışıyor, akşamları ise Yusuf’un mamasıyla, altıyla, uykusuyla ilgileniyordum. O büyüdükçe evimizdeki sessizlik yerini neşeli kahkahalara bırakmıştı. Yusuf’un ilk kelimesi ‘baba’ olduğunda, dükkandaki tüm işçilere yemek ısmarlamıştım. O benim biyolojik oğlum değildi ama damarlarımda dolaşan kanın onda da aktığına yemin edebilirdim.
Yusuf beş yaşına geldiğinde, her şeyi ona dürüstçe anlatmaya karar verdim. Onu o soğuk kış gecesinde bulduğum cami avlusuna götürdüm. Bak oğlum dedim, seni burada, Allah’ın evinde buldum. Sen bana O’nun bir hediyesisin. Yusuf o koca gözlerini bana dikip, ‘Yani ben gökten mi düştüm baba?’ diye sordu. Güldüm ve ‘Hayır, sen benim kalbime düştün’ dedim. O günden sonra aramızdaki bağ daha da güçlendi. Okul yılları boyunca hep başarılı bir öğrenci oldu. Diğer çocuklar annelerinden bahsederken onun boynunun bükülmemesi için iki kat çaba sarf ettim. Her veli toplantısına en şık elbiselerimle gittim, her müsameresinde en ön sırada oturdum. Yusuf mimar olmak istiyordu. Büyük binalar değil, insanların huzur bulacağı ibadethaneler ve evler tasarlamak en büyük hayaliydi. Tasarım yeteneği öylesine güçlüydü ki, girdiği her sınavda birincilikle çıktı. Ben ise yaşlanıyordum, ellerim eskisi kadar hızlı testere tutamıyordu ama Yusuf’un başarısı benim en büyük ilacımdı.
Üniversiteyi bitirip ünlü bir mimar olduğunda bile o mütevazı mahallemizden kopmadı. ‘Baba,’ dedi bir gün, ‘Beni bulduğun o caminin duvarları dökülüyor, kubbesi su alıyor. Orayı ihya etmek benim boynumun borcu.’ Kendi birikimlerini ve birkaç hayırseverin desteğini birleştirerek restorasyon projesine başladı. Aylarca o camide yattı kalktı. Her bir taşıyla, her bir çinisiyle bizzat ilgilendi. Ben ise her öğlen ona sefertasında yemek taşıyordum. Komşular, ‘Hasan Efendi, ektiğini biçiyorsun’ dediklerinde gururdan göğsüm kabarıyordu. Restorasyonun tamamlandığı gün, mahallede büyük bir tören düzenlendi. Şehir protokolü, belediye başkanı ve tüm mahalleli oradaydı. Yusuf, açılış konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet edildiğinde, ben arka saflarda, heyecandan titreyerek onu izliyordum. Yusuf mikrofonu eline aldı ve uzun süre sessiz kaldı. Gözleri kalabalığın içinde beni aradı ve bulduğunda gülümsedi.
Konuşmasına şöyle başladı: ‘Bugün burada sadece restore edilmiş bir binanın açılışını yapmıyoruz. Bugün burada, bir adamın bir çocuğun hayatını nasıl ilmek ilmek işlediğinin hikayesini anlatıyoruz. Otuz yıl önce bu avluda, bir mermer üzerinde terkedilmiş o bebek bendim. Eğer o gece, kederli bir adam beni kucağına alıp bağrına basmasaydı, bugün karşınızda olamazdım. Babam Hasan Efendi, bana sadece bir isim değil, bir onur verdi.’ Kalabalıkta bir alkış tufanı koptu ama Yusuf devam etti. ‘Ancak bugün burada bir misafirimiz daha var. Yıllarca izimi süren, beni neden o gece orada bırakmak zorunda kaldığını anlatmak için otuz yıl bekleyen bir kadın.’ Kalbim o an duracak gibi oldu. Kalabalığın arasından, yüzü çizgilerle dolu, siyah başörtülü yaşlı bir kadın yavaşça öne çıktı. Gözleri yaşlıydı. Yusuf ona doğru yürüdü ve elinden tutarak kürsüye getirdi. Bu kadın, Yusuf’u o gece oraya bırakan biyolojik annesiydi.
Kadın mikrofonu aldığında sesi titriyordu. ‘Çok gençtim, kimsesizdim ve çaresizdim,’ dedi. ‘Ona bakacak gücüm yoktu, onu koruyamayacağımdan korktum. Onu Allah’a ve bu caminin cemaatine emanet edip kaçtım. Ama her yıl, o gece burada, uzaktan bu kapıyı izledim. Hasan Bey’in onu kucağına alışını, ona nasıl baktığını her gördüğümde dualar ettim. Yusuf’un her başarısını gazetelerden, mahalleliden gizlice takip ettim. Ona yaklaşmaya yüzüm yoktu.’ Kadın konuşurken ben hıçkırıklara boğulmuştum. Yusuf ise bir eliyle benim elimi, diğer eliyle biyolojik annesinin elini tutuyordu. Hayatın ne kadar garip bir döngüsü olduğunu o an anladım. Bir yanda emek veren, ömrünü harcayan bir baba; diğer yanda çaresizliğinden vazgeçen ama sevdasını hiç bitirmeyen bir anne. Yusuf, ikimizin ortasında duran o yıkılmaz köprüydü.
Tören bittikten sonra caminin avlusunda üçümüz baş başa kaldık. Yusuf, biyolojik annesine dönüp sakin bir sesle, ‘Seni affediyorum anne, çünkü beni doğru ellere emanet etmişsin’ dedi. Sonra bana dönüp, ‘Ama benim asıl kahramanım sensin baba. Sen bana sadece bakmadın, sen bana bir ruh verdin’ diyerek ellerime kapandı. O an anladım ki, babalık sadece kanda değil, verilen emekle, dökülen terle ve gösterilen sadakatle ilgiliymiş. Yusuf’un o mermer basamaklardan mimar kürsüsüne uzanan yolculuğu, aslında benim hayatımın en büyük eseriydi. O kış gecesi cami avlusunda duyduğum o ses, benim sadece yalnızlığımı bitirmemiş, bana gerçek sevginin ne olduğunu öğretmişti. Şimdi caminin avlusundaki o şadırvanın başında otururken, Yusuf’un restore ettiği o kubbenin altında huzurla nefes alıyorum. Evlat dediğin, senin kanından olan değil, senin kalbinde büyüttüğündür.
Yıllar geçse de o ilk geceyi dün gibi hatırlarım. Emine’nin yokluğuyla sızlayan kalbimin, bir bebeğin sıcaklığıyla nasıl iyileştiğini düşünürüm hep. Kader bizi o noktada buluşturmasaydı, ikimiz de bu dünyada eksik kalacaktık. Yusuf şimdi kendi çocuklarına o hikayeyi anlatıyor. ‘Deden beni burada buldu,’ diyor onlara. Çocuklar ise meraklı gözlerle o mermer basamağa bakıyorlar. Artık o cami sadece bir ibadet yeri değil, bizim ailemizin doğduğu yer. Sevgi, bazen hiç ummadığınız bir anda, en soğuk gecede karşınıza çıkabilir. Önemli olan o emaneti görüp, ona sahip çıkacak yüreğe sahip olmaktır. Yusuf benim en güzel imtihanım ve en büyük mükafatımdı. Hayat bana şunu öğretti; ne verirseniz onu biçersiniz ve yürekten verilen hiçbir emek boşa gitmez.







