
Zehra omzuma dokundu ve ben derin bir nefes aldım. İçimde yıllardır sakladığım sözler, tıpkı ağır bir sandığın kapağını sonunda aralamışım gibi, teker teker gün yüzüne çıkmak için çırpınıyordu. Yutkundum, dudaklarım titredi. Belki de kızım ilk kez babasını bu kadar kırılgan görecekti.
“Zehra…” dedim, sesi duyulur duyulmaz bir fısıltıyla. “Ben… korkuyorum.”
Kızım durdu. Elini omzumdan çekmedi, ama bakışları yumuşadı.
“Neden korkuyorsun baba?”
Gözlerimi toprağa diktim. Etraf sessizdi, rüzgâr bile bekliyordu sanki.
“Ben… yaşlandım kızım. Gücüm kalmadı. Yarın ne olacağımı bilmemek değil korkum… Size yük olmaktan korkuyorum. Senin gençliğini çalmaktan, seni bu köye bağlamaktan… Ben bunun hesabını kendime veremiyorum.”
Zehra’nın yüzü hüzünle gerildi. Yanağımdan kayıp giden bir yaş hissettim, benim miydi onun muydı bilemedim.
“Baba,” dedi, “sen yük değilsin. Sen benim ömrümsün. Sen olmasan ben kim olurum sanıyorsun? Beni bağlayan sen değilsin… Benim gönlüm.”
Bir an başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerinde öfkenin yerini sarsılmaz bir sevgi almıştı. Kalbimin derinliklerine kadar işleyen bir sıcaklık hissettim. Çapayı fırlatırkenki sertliği çoktan yok olmuştu.
“Beni kaybetmekten korktuğunu söyledin ya,” dedim, “ben de seni yalnız bırakmaktan korkuyorum.”
Zehra dizlerinin üzerine çöküp ellerimi tuttu.
“Baba… Biz birbirimizi bırakmayız. Ben senin yanında oldukça yük olmazsın. Bana güven yeter.”
O an içimdeki yumru çözüldü. Yıllardır konuşmadığım, sakladığım, korkularımla ördüğüm duvar çatladı. Gözlerim doldu, utanmadım da. Belki de insan en çok sevdiğinin yanında ağlayabilmeliymiş.







