
İçeriden ayak sesleri geldi.
Ama kapı açılmadı.
Emre’nin sesi kapının arkasından duyuldu. Yabancı, mesafeli, donuk.
“Biraz zamana ihtiyacım var.”
Ne dediğini anlamam birkaç saniye sürdü. Sinirden güldüm.
“Zamana mı? Daha yeni doğum yaptım. Bu bizim evimiz, Emre. Kapıyı aç.”
Sessizlik.
Sonra daha alçak bir sesle:
“Defne, lütfen bunu daha da zorlaştırma.”
Eylül hafifçe ağladı. Koridorda, lohusa hâlimle, kapının önünde kalakaldım. Onu aradım; telefon kapalıydı. Mesaj attım; cevap yok.
O an gururumla çaresizliğim çarpıştı. Komşuların kapı aralığından bakmasını istemedim. Annemi o saatte aramaya utanıyordum. Bir taksi çağırdım ve ablamın evine gittim.
O gece neredeyse hiç uyumadım. Eylül’ün minicik yüzüne bakıp Emre’nin nasıl bu kadar acımasız olabildiğini düşündüm. Eğer beni istemiyorsa, neden doğum boyunca yanımdaydı? Neden umut doluydu?
Sabah erken saatlerde kapı sertçe çalındı.
Ablamın sesi yankılandı:
“Git buradan Emre! Kendinden utan!”
Ardından Emre’nin bağırışı geldi:
“Defne’yle konuşmadan gitmeyeceğim! Bu ölüm kalım meselesi!”
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Ablam kapıyı araladığında Emre’yi gördüm. Saçları dağılmış, gözleri kan çanağı gibiydi. Korkmuş görünüyordu.
“Defne, lütfen,” dedi. “Sadece beş dakika.”
Ablam itiraz etti ama ben başımı salladım. Salona geçtik. Emre’nin bakışları sürekli pencereye kayıyordu.
“Dün gece,” diye başladı, “hastanedeyken bir telefon aldım.”
Sustu. Yutkundu.
“Eylül’ün doğumdan sonra yapılan rutin testlerinde bir karışıklık olmuş. Hastane, kan grubuyla ilgili ciddi bir uyuşmazlık tespit etmiş. Dosyada bir hata olabileceğini söylediler ama aynı zamanda… başka bir ihtimal daha vardı.”
Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum.
“Ne demek istiyorsun?”
“Kan gruplarımız genetik olarak uyuşmuyor. Doktor açık açık söylemedi ama… bebeğin benden olmayabileceğini ima etti.”







