
Her akşam o masaya iki tabak yemek söyledim. O yemeklerden biri, sana hayatını verebilmek için kendi canından vazgeçen eşimin aziz ruhu içindi; diğeri ise senindi evlat. Sen benim masama gelip servis yaparken, aslında o yemeği senin yediğini hayal ettim hep. Geçen gece lokantaya giren o adamlar, yirmi beş yıl sonra seni nihayet bulduklarını sanıyorlardı. Onlarla son bir yüzleşme yapmak, bu hesabı sonsuza dek kapatmak zorunda kaldım. Bu mektubu okuduğunda, ben eşimin yanına, çok uzaklara gitmiş olacağım. Artık özgürsün, o karanlık geçmiş bir daha asla senin karşına çıkmayacak.”
Kerem, okudukları karşısında olduğu yere yığılıp kaldı; bacakları onu taşımayı reddediyordu. Yıllarca boş sandalyeye bakıp deli olduğunu düşündüğü o yaşlı adam, aslında kendi hayatının en büyük kahramanı, gizli babası ve koruyucu meleğiydi. Sıcak gözyaşları yanaklarından süzülürken gümüş cep saatini göğsüne, kalbinin tam üzerine bastırdı. Artık kimsesiz olmadığını çok iyi biliyordu.
O günden sonra Kerem, o lokantanın sahibi oldu ve 4 numaralı masayı hiçbir müşteriye vermedi. Her akşam saat tam 19.00’da o masaya iki porsiyon sıcak yemek ve iki kase çorba bıraktı; biri onu alevlerden kurtaran yaşlı kahramanı için, diğeri ise ona ikinci bir hayat vermek uğruna can veren o cesur kadın içindi. Sevgi ve minnet, o masada sonsuza dek taze kaldı.






