
“O zamanlar bazı gerginlikler vardı,” dedi. “Annenle aramızda… sorunlar. Ve Murat — yani, onu önemsediğini biliyorum.”
“Önemsediğimi mi?” dedim. “Geçmiş zaman mı?”
Yine bir sessizlik.
“Bugünün sorunsuz geçmesini istiyorum. Herkes için.”
Avukatlık bürosunda avukatı eski bir dost gibi selamladı, yanağımdan öptü. Üzerinden gül kokulu krem kokusu geliyordu. Boynunda inciler vardı. Saçları genç gösteren düzgün bir topuzla toplanmıştı. Sadece başkaları bakarken gözlerini sildi.
Vasiyet okuması bittiğinde ve avukat soru olup olmadığını sorduğunda ayağa kalktım.
Samiye bana dikkatli bir şefkat ifadesiyle baktı.
“Konuşmak istiyorum.”
Oda sessizleşti.
“Annem öldüğünde bir kız kardeş kaybetmedin,” dedim sakin bir sesle. “Kontrolü kaybettin.”
Kuzenlerimden biri kısık bir kahkaha attı.
“Samiye… ne yaptın sen?”
Avukat boğazını temizledi. “Kayıtlara geçsin diye söylüyorum, Murat velayet girişimine dair yazışmaları saklamıştır.”
“Samiye,” dedim, “mektupları okudum. Tehditleri. Hukuki belgeleri. Sahip olduğum tek ebeveynden beni ayırmaya çalıştın.”
Dudakları aralandı ama savunma gelmedi.
“Murat bana hiçbir şey borçlu değildi,” dedim. “Babam olmak zorunda değildi. Ama olmayı seçti. Bunu hak etti. Peki sen neden buradasın? Sana bir şey bırakmasını mı bekledin? Bıraktı. Gerçeği bıraktı.”
Başını eğdi.
O akşam “Yonca’nın Sanat Projeleri” yazan bir kutuyu açtım ve ilkokul ikinci sınıfta yaptığım makarna bilekliği buldum. İpi yıpranmıştı. Yapıştırıcısı sertleşmişti. Kenarlarında sarı boya kalıntıları vardı.
Murat onu bana verdiğim gün bütün gün takmıştı — markete bile giderken — sanki paha biçilemezmiş gibi.
Bileğime geçirdim. Artık zor oluyordu, lastik tenime baskı yapıyordu.
“Hâlâ dayanıyor,” diye mırıldandım.
Kâğıttan yapılmış volkanın altında, ön dişim eksikken onun kucağında gururla oturduğum eski bir anlık fotoğraf buldum. Üzerinde hasta olduğumda çaldığım o komik kareli gömlek vardı.
Aynı gömlek hâlâ yatak odasının kapısının arkasında asılıydı.
Giydim ve verandaya çıktım.
Gece serindi. Basamaklara oturdum, dizlerimi kucakladım. Bileklik bileğimde sıkıydı. Üstümde adını hiç öğrenmediğim yıldızlarla dolu geniş bir gökyüzü uzanıyordu.
Telefonumu ve Faruk’un kartvizitini çıkardım.
Faruk’a mesaj yazdım:
“Sözünü tuttuğun için teşekkür ederim. Artık her şeyi anlıyorum. Ne kadar derin sevildiğimi de.”
Cevap gelmedi. Beklemiyordum da zaten. Faruk gibi adamlar teşekkür için oyalanmaz. Sadece ihtiyaç duyulduğunda ortaya çıkarlar.
Gökyüzüne baktım.
“Baba,” diye fısıldadım. “Hikâyeyi yeniden yazmaya çalıştılar, değil mi?”
Uzun süre orada oturdum, başparmağım fotoğrafın kenarında.
Sonra içeri girdim ve Murat’ın mektubunu mutfak masasına bıraktım.
“Beni sadece büyütmedin,” dedim yumuşakça. “Beni seçtin. Her seferinde. Ve şimdi bu hikâyenin nasıl biteceğini seçme sırası bende.”
Valizim kapının yanında hazırdı. Yarın doğum belgeme onun adını resmen işletmek için işlemleri başlatacaktım. Nüfus müdürlüğüyle çoktan iletişime geçmiştim.
Bu evrak meselesi değildi.
Bu, gerçek meselesiydi.
Gitmeyen adamı sahiplenmekti — başkaları gitmesi gerektiğini söylese bile.
O sadece bir söz tutmadı.
Bir miras inşa etti.
Benim için.
Ve artık onu taşımaya yetecek kadar güçlüydüm.







