
Kerem olduğu yerde ağlamaya devam ediyordu. Banu ise kollarını bağlamış, kendinden emin bir şekilde bekliyordu. Bir dakika sonra Murat dışarı çıktı.
Elinde dikkatle tuttuğu SADECE TEK BİR ŞEY vardı. Sarı renkli, ufak bir kağıt parçası.
Banu o kağıda göz ucuyla baktı ve o an zaman durdu. Kendinden emin tavrı saniyeler içinde yok oldu. Yüzünden bütün kan çekildi, dudakları titredi ve sesi ancak bir fısıltı halinde çıkabildi.
‘Hayır… bekle…’ diyebildi sadece.
Geriye doğru adımlar atmaya başladı.
‘… Hayır… o sende olmamalıydı.’
Murat’ın elinde tuttuğu şey, bir rehin dükkanı fişiydi. Aylar önce, Ceren’in Kerem’e miras kalması için bıraktığı, aile yadigarı çok değerli bir elmas gerdanlık kasadan kaybolmuştu. Banu bunu eve giren hayali bir hırsıza bağlamış, hepimizi buna inandırmıştı. Oysa Murat, o gün Banu’nun ceketinin iç cebinden düşen bu sarı fişi bulmuştu. Fişte, Banu’nun o gerdanlığı gizli kumar borçlarını ödemek için 2.500.000 TL karşılığında rehin bıraktığı açıkça yazıyordu.
Murat’ın gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir nefret vardı. ‘Senin yatacak yerin yok,’ dedi dişlerinin arasından. ‘Öksüz bir çocuğun hem mirasını çaldın, hem de emeğine çöp dedin. Hemen defol git bu evden. Polisi arıyorum!’
Banu ağlayarak ve yalvararak o evden yaka paça atıldı. Murat daha sonra hiç düşünmeden çöp kutusuna atladı. Oğlunun elleriyle ördüğü o 100 umut tavşanını tek tek, özenle çıkardı. O gün, baba ve oğul birbirlerine sımsıkı sarılarak ağladılar. Ertesi gün o 100 tavşan Ege Üniversitesi Çocuk Hastanesi’ndeki yerini buldu. O tavşanlar sadece o çocuklara değil, bizim ailemize de yeniden umut olmuştu.







