
Sonra gitti. Okulu değiştirildi. Bir daha ondan haber almadım.
Ta ki şimdiye kadar.
“Canım?” diye kolumu dürttü Mehmet. “Solgun görünüyorsun. Bir şeye ihtiyacın var mı?”
Başımı salladım. O ses hâlâ zihnimde yankılanıyordu.
Uçuş boyunca tek kelime etmedim.
İndiğimizde Mehmet’e döndüm.
“Sen geç. Ben tuvalete uğrayacağım.”
Sorgulamadı. Uzun zamandır “neden” sormuyorduk.
Uçağın önünde oyalanırken kapı açıldı.
Pilot çıktı — uzun, sakin, şakakları kırlaşmış… Ama gözleri aynıydı.
“Meral?” dedi fısıltıyla.
“Ali?”
“Sanırım artık Kaptan Ali,” dedi gülerek.
Göz göze kaldık.
“Beni hatırlayacağınızı düşünmemiştim.”
“Unutmadım,” dedim. “Sesini duyduğum an… her şey geri geldi.”
“Beni kurtardınız,” dedi. “Ve hiç teşekkür edemedim.”
“Sözünü tuttun,” dedim. “Bu yeter.”
Sonra bana baktı.
“Birini kurtardınız, Meral. Beni.”
Cenazeden sonra beni küçük beyaz bir hangara götürdü. İçeride sarı bir uçak vardı.
Üzerinde şunlar yazıyordu: Umut Hava.
“Kırsaldaki çocukları ücretsiz hastanelere taşıyoruz,” dedi. “Tedavilerini kaçırmasınlar diye.”
Sonra cebinden bir zarf çıkardı.
İçinde bir fotoğraf vardı.
Tahtanın önünde, yirmi üç yaşındaki bendim.
Arkasında şunlar yazıyordu:
“Uçabileceğime inanan öğretmene.”
Ağladım.
Ve o gün anladım:
Hayat bazen en büyük kaybın içinden, sessizce yeni bir anlam çıkarır.
Şimdi her yıl buzdolabımda bir resim olur.
Altında hep aynı imza:
“Büyükanne Meral’e. Sevgiler, Mert.”
Ve ben biliyorum…
Burada olmam gerekiyordu.






