1. Haberler
  2. Gündem
  3. Oğlumun cenazesine gitmek için uçağa binmiştim

Oğlumun cenazesine gitmek için uçağa binmiştim

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Benim adım Meral. Altmış üç yaşındayım. Geçen ay, oğlumu toprağa vermek için Erzurum’a giden bir uçağa bindim.

Mehmet, elini dizinin üzerine koymuştu; parmaklarını, sanki bir türlü düzelmeyen bir şeyi bastırmaya çalışıyormuş gibi oynatıyordu. O her zaman çözüm üreten kişiydi — elinde mutlaka bir plan, bir çare olurdu.

Ama bugün… adımı bir kez bile anmamıştı.

O sabah, o dar koltuk sırasında, bana birlikte bir hayat kurduğum adamdan çok, eskiden tanıdığım biri gibi geliyordu. Aynı kişiyi kaybetmiştik ama yasımız, sessiz ve ayrı akıntılar gibi ilerliyor; birbirine hiç değmiyordu.

“Biraz su ister misin?” diye yumuşakça sordu.

Sanki bu soru, dağılmamı engelleyebilirmiş gibi.

Başımı salladım. Boğazım, en ufak bir şefkati bile kabul edemeyecek kadar kuruydu.

Uçak hareket etmeye başladı. Kendimi tutabilmek için gözlerimi kapattım, parmaklarımı kucağıma bastırdım. Motorların uğultusu yükseldikçe, göğsümde biriken baskı da arttı.

Günlerdir oğlumun adı boğazıma düğümlenmiş halde uyanıyordum. Ama bu an — basınçlı hava, kemerlerin tıklaması, nefesimin gelmemesi — yasın artık rol yapmayı bıraktığı o tam andı.

Derken anons sistemi cızırtıyla açıldı.

“Günaydın sayın yolcular. Ben kaptan pilotunuz. Bugün otuz bin fit yükseklikte seyredeceğiz. Varış noktamıza kadar havanın sakin olması bekleniyor. Bizimle uçtuğunuz için teşekkür ederiz.”

Ve bir anda içimdeki her şey durdu.

O ses — artık daha derin — inkâr edilemeyecek kadar tanıdıktı. Kırk yılı aşkın süredir duymamıştım ama tereddütsüz tanımıştım.

Kalbim sertçe kasıldı.

O ses — yaşlanmış olsa da hâlâ onundu — sonsuza dek kapalı sandığım bir koridorda, gıcırdayarak açılan bir kapı gibiydi.

Ve orada, oğlumun cenazesine giderken, kaderin hayatıma yeniden döndüğünü fark ettim; yakasında kendi altın kanatlarıyla.

Bir anda artık altmış üç yaşında değildim.

Yirmi üç yaşındaydım; İzmir’de, dökülmeye yüz tutmuş bir sınıfta, şiddeti şiirden önce öğrenmiş ergenlere Shakespeare anlatmaya çalışıyordum.

Çoğu bana geçip giden biriymişim gibi bakıyordu.

Çoğu, yetişkinlerin gittiğini, sözlerin hiçbir anlamı olmadığını ve okulun sadece kavga ile ev arasındaki bir bekleme odası olduğunu çoktan öğrenmişti.

Ama biri farklıydı.

Ali, on dört yaşındaydı. Yaşına göre küçük, sessiz ve neredeyse acı verecek kadar nazikti. Kendisine sorulmadıkça konuşmazdı ama konuştuğunda sesinde umutla yorgunluk arasında tuhaf bir karışım olurdu.

Makinelere karşı inanılmaz bir yeteneği vardı. Radyoları, bozuk vantilatörleri, kimsenin dokunmaya cesaret edemediği tepegöz cihazını bile tamir edebilirdi.

Soğuk bir kış günü, eski arabam çalışmadığında, dersten sonra kaldı ve kaputu bir usta gibi açtı.

“Marş motoru,” dedi. “Beş dakikaya ve bir tornavidaya ihtiyacım var.”

Bu kadar olgun bir işi bu kadar emin yapan bir çocuk görmemiştim. Ve o an şunu düşünmüştüm:

Bu çocuk, hayatın ona verdiğinden çok daha fazlasını hak ediyor.

Babası cezaevindeydi. Annesi ise neredeyse bir söylentiden ibaretti. Bazen okul idaresine sarhoş halde gelir, bağırır, otobüs bileti ve yemek fişi isterdi. Ben boşlukları doldurmaya çalıştım — çekmeceme gizlediğim atıştırmalıklar, kırılan kalemlerin yerine yenileri, otobüsler erken bittiğinde eve bırakmalar…

Derken bir gece telefon çaldı.

Oğlumun cenazesine gitmek için uçağa binmiştim
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Gündem Haberler ayrıcalıklarından yararlanmak için giriş yapabilir veya hesap oluşturabilirsiniz.

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.