
Sosyal hizmet görevlisi Ayşe, süreci dürüstçe anlattı; boş vaatler vermeden, olduğu gibi.
Sonra onu gördüm.
Küçük bir kız, tekerlekli sandalyede sessizce oturuyordu. Elinde bir defter vardı; diğer çocuklar koşup oynarken o sakinliğini koruyordu.
Yaşına göre fazlasıyla sakindi.
— Bu Elif, dedi Ayşe. Beş yaşında.
Bir trafik kazasında yaralanmıştı.
Babası hayatını kaybetmişti.
Omurilik hasarı tam değildi—fizik tedavi yardımcı olabilirdi ama ilerleme yavaş olacaktı.
Annesi ise hem tıbbi yükle hem de yasla baş edemediği için ebeveynlik haklarından vazgeçmişti.
Elif başını kaldırıp gözlerimin içine baktığında, bakışlarını kaçırmadı.
Sanki bir kapının açılıp açılmayacağını—ya da yeniden yüzüne kapanıp kapanmayacağını—bekleyen bir çocuk gibiydi.
İçimde bir şey kırıldı.
Bir teşhis görmedim.
Geride bırakılmış bir çocuk gördüm.
Kimse onu evlat edinmek istemiyordu.
Süreci hemen başlattım.
Onu sık sık ziyaret ettim.
Kitaplar ve hayvanlar hakkında konuştuk.
Baykuşları çok seviyordu; “Her şeyi görürler,” diyordu.
Bu söz aklımda kaldı.
Onu sonunda eve getirdiğimde, yanında bir sırt çantası, pelüş bir baykuş ve çizimlerle dolu bir defter vardı.
İlk birkaç gün neredeyse hiç konuşmadı.
Sadece beni izledi—dikkatle.
Bir akşam çamaşır katlarken odaya girdi ve sordu:
— Baba, biraz daha meyve suyu alabilir miyim?
Elimdeki havluyu düşürdüm.
O andan sonra biz bir takımdık.
Fizik tedavi rutinimiz oldu.
Her kilometre taşını kutladım—ilk kez kendi başına ayağa kalktığı anı, desteklerle attığı ilk adımları.
Tanıdığım herkesten daha çok çalışıyordu.
Okul kolay değildi.
Bazı çocuklar ona nasıl davranacaklarını bilmiyordu.
Elif acınmayı reddetti.
Bağımsız, keskin zekâlı ve dayanıklı biri oldu.
Benim dünyam haline geldi.
Yıllar geçti.
Elif; kendinden emin, iyi kalpli, biraz da inatçı genç bir kadına dönüştü.
Bilimi seviyordu, biyoloji okudu.
Bir dönem bir yaban hayatı merkezinde çalıştı; yaralı bir peçeli baykuşa bakmıştı.
Onu doğaya saldıkları gün ağladı.






