
“DERHAL GERİ DÖN!
HEMEN EVE GİDİN!
ÇÜNKÜ… ONLAR ZATEN EVDE!”
Direksiyon elimden kayacak gibi oldu.
Kalbim duracak sandım.
“Kim?” diyebildim sadece.
“Kim evde?!”
Ama o sırada…
Telefon kesildi.
Ve işte tam o an,
Ahmet’in neden bu kadar acele ettiğini
ve beni neden evden özellikle uzaklaştırdığını
anlamaya başladığım an dünyam başıma yıkıldı…
Gaz pedalına istemsizce bastım. Şehrin ışıkları önümde bulanık bir çizgiye dönüştü. Avukatımın sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu: “Onlar zaten evde!”
“Kim onlar?!” diye bağırdım boşluğa, sanki Reyhan tekrar arayıp cevap verecekmiş gibi. Telefonu geri aradım. Meşguldü. Bir daha… Yine meşguldü. Parmaklarım direksiyonu sıkmaktan beyazladı. İçimdeki huzursuzluk, artık bir his değil, boğazıma yapışan katı bir korkuydu.
Evin olduğu sokağa girdiğimde akşam karanlığı çökmeye başlamıştı. Bizim apartmanın önünde, tanımadığım siyah bir araç duruyordu. Motoru çalışır halde… Farlar kapalı… Sanki bekliyormuş gibi. “Belki emlakçı gelmiştir,” dedim kendime. Ama emlakçının arabası değildi bu. Reyhan’ın “onlar” demesi, emlakçıdan daha fazlasını işaret ediyordu.
Arabayı rastgele park edip koşarak merdivenlere yöneldim. Çantam omzumdan kaydı, ilaç paketi elimdeydi. Kapıya yaklaştıkça içeriden boğuk sesler duydum: Ayak sesleri, çekmece sürtünmeleri, bir şeylerin taşındığını anlatan metalik tıkırtılar…
Anahtarı çevirdim.
Kapı kilitli değildi.
Bir an nefesim kesildi. Biz evden çıkarken Ahmet kilitlemişti. Ben de arkamdan bir daha kontrol etmiştim. Kilitliydi.
Kapıyı araladığım anda, salonun ortasında üç kişi gördüm. İki erkek, biri kadın… Kadının elinde bizim dosya klasörümüz vardı—evle ilgili evrakları koyduğumuz, üstüne “PEŞİNAT” diye not düştüğüm klasör. Erkeklerden biri, bizim çalışma masasının çekmecesini boşaltıyor, diğeri telefonuma ait şarj kablosunu bile toplayıp çantasına atıyordu devamı sonrki syfda..
Bir saniye boyunca donup kaldım. Kafam bunu “hırsızlık” diye etiketlemek istiyordu ama bedenim daha doğru bir kelime bulmuş gibiydi: Plan. Bu bir hırsızlık değil, hazırlanmış bir hareketti.
Kadın beni fark etti. Göz göze geldik. Yüzünde panik değil, rahatsız bir sabırsızlık belirdi; sanki işler yetişmiyordu da ben zaman çizelgesini bozuyordum.
“Sen… kimsin?” diyebildim.
Kadın hafifçe gülümsedi. “Asıl sen kimsin?” dedi. “Bu ev artık bizim.”
Dizlerim titredi. “Ne demek ‘bizim’?!”
Erkeklerden biri bana doğru bir adım attı. “Hanımefendi, yanlış anladınız. Biz… taşınma işi.” dedi ama sesi, yalan söylerken çıkan o yapay sakinlikle doluydu.
Tam o sırada telefonum tekrar çaldı. Ekranda Reyhan.







