
Ev
Gün batımına doğru köyün tepesindeki evi buldum.
Köyden uzakta, kurumuş bir ağacın yanında, pencereleri kırık bir yapı.
Motoru kapattığımda etrafı kaplayan sessizlik kulaklarımı çınlattı.
Eve yaklaştım.
Kapı aralıktı.
İçeri adım attığım an koku burnuma çarptı.
Küf.
Çürümüş ahşap.
Ve metalik bir şey.
Koridor karanlıktı. El fenerini yaktım.
Duvarda çizikler vardı.
Yaklaştım.
Düzensiz değil.
Gün sayılarıydı.
Bir takvim.
Ve çiziklerin bittiği yerde kömürle yazılmış tek bir kelime:
Doğdu.
İçimde bir şey çöktü.
Koridorun sonundaki odaya girdim.
Ortada kaba tahtalardan yapılmış bir beşik duruyordu.
Beşik değil.
Kafes.
Şiltenin üzerinde koyu lekeler vardı.
Beşiğin kenarlarında küçük tırnak izleri.
Duvar diplerinde sararmış kâğıt parçaları.
Birini aldım.
Titrek yazıyla şunlar yazıyordu:
Bugün sustu. Saatlerdir ağlamıyor. Sadece bakıyor. Babasının gözleriyle bakıyor.
Elim titredi.
Alt kattaki rüzgâr sesi bir anlığına kesildi.
Evin içinde başka bir ses vardı.
Hafif bir sürüklenme sesi.
Durup dinledim.
Sessizlik.
Sonra…
Üst kattan bir gıcırtı.
Yavaşça merdivenlere yöneldim.
Basamaklar inliyordu.
Üst kata çıktığımda ay ışığı kırık camlardan içeri süzülüyordu.
Ve o odada, duvarda asılı büyük bir baskı gördüm.
Aynı üğün fotoğrafı.
Ama Zehra’nın yüzü çizilmişti.
Gözleri oyulmuştu.
Sadık’ın yüzü ise sağlamdı.
Fotoğrafın altında yerde bir oyuncak ayı duruyordu.
Ayının sırtındaki dikişi açtım.
İçinden katlanmış bir kağıt çıktı.
Bu bir veda mektubuydu.
Bugün bitti. Sabah uyandığımda soğuktu. Artık acı çekmiyor. Onu bahçeye gömdüm. Ama ben hala buradayım.
Boğazım kurudu.
O an arkamdan net bir ses geldi.
Bir hırıltı.
Bebek ağlaması değil.
Bozuk, metalik, derinden gelen bir nefes.
Yavaşç döndüm.
Karanlığın içinden bir siluet ayrılıyordu.
Işık titredi.
Ve söndü.
Zifiri karanlıkta o nefes bana doğru yaklaştı.
O an anladım:
Bazı evler terk edilmez.
Bazı hikâyeler gömülmez.
Ve bazı borçlar, kanla yazılır.







