
Bir düğün fotoğrafı.
Arka planda kerpiç bir ev. Sıvası dökülmüş duvar. Yerde desenleri silinmiş bir kilim. Köy düğünü olduğu belliydi.
Damat, ince bıyıklı, koyu renk takım elbiseli, dik duruyordu. Yüzünde kendinden emin bir gülümseme vardı. Ama o gülümseme mutlu bir adamın değil, sahiplenmiş bir adamın gülümsemesiydi.
Yanındaki gelin…
İşte orada bir şey yanlıştı.
Kadının yüzü solgundu. Gözleri objektife değil, biraz yan tarafa bakıyordu. Sanki kadrajın dışında duran bir şeye. Ya da birine. Göz bebekleri büyümüş, dudakları ince bir çizgi halinde sıkılmıştı.
Bu bir utangaçlık değildi.
Bu korkuydu.
Büyüteci elime aldım. Yıllardır kayıp mektuplar, eski belgeler, unutulmuş aile hikâyeleri üzerine çalışıyordum. İnsan yüzlerindeki ayrıntıları okumayı öğrenmiştim.
Merceğin altında damadın eli netleşti.
El, gelinin belinde duruyordu. İlk bakışta koruyucu bir jest gibi görünüyordu. Ama yakından bakınca parmakların kadının beline gömüldüğü anlaşılıyordu. Kumaş gerilmişti. Kadının bedeni hafifçe yana eğilmişti.
Bu bir sarılma değildi.
Bu bir baskıydı.
Fotoğrafın arkasını çevirdim.
Silik kurşun kalemle yazılmış bir not vardı:
Kuzgunca Köyü – 1982
Sadık ve Zehra
O an içimde bir karar oluştu.
Bu hikâyeyi bulacaktım.
Yol
Ertesi sabah yola çıktım.
Kuzgunca, İç Anadolu’nun kurak tepeleri arasına sıkışmış, haritalarda zor bulunan küçük bir yerdi. Şehirden uzaklaştıkça manzara değişti. Beton yerini bozkıra bıraktı. Ağaçlar seyrekleşti. Gökyüzü ağırlaştı.
Radyo bir süre sonra çekmemeye başladı.
Köy tabelaını gördüğümde hava griydi. Rüzgâr sert esiyordu.
Kuzgunca sessizdi.
Gerçekten sessiz.
Sokakta birkaç çocuk oynuyordu ama beni görünce sustular. Bir köpek yolun ortasında durup arabama baktı, sonra ağır ağır kenara çekildi.
Arabayı kahvenin önüne park ettim.
KahVe
İçeri girdiğimde sigara dumanı tavana asılıydı. Masalarda yaşlı adamlar oturuyordu. Konuşmalarım kesildi.
Selam verdim.
Zoraki bir karşılık aldım.
Çay istedim. Oturdum.
Cebimden fotoğrafı çıkarıp masaya koydum.
“Bu fotoğrafı bir antikacıda buldum,” dedim. “Burada çekilmiş. Sadık ve Zehra’yı tanıyor musunuz?”
İsmi söyler söylemez bir adam sandalyesini geri itti ve bastonuna dayanarak dışarı çıktı.
Kahveci bana sert baktı.
“O resmi kaldır,” dedi alçak sesle.
“Neden?”
“Burada bazı şeyler konuşulmaz.”
Israr ettim. Gazeteci olduğumu söyledim. Köy hikâyeleri derlediğimi.
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda köşede oturan yaşlı bir adam bana el etti.
Adı Davut’tu.
Yanına oturdum.
Davut titreyen parmağıyla fotoğraftaki kadına dokundu.
“Zehra,” dedi. “Köyün en güzel kızıydı.”
Sesi yorgundu.
“Sadık onu istedi. Babası borçluydu. Vermek zorunda kaldı.”
Durdu.
“Düğün günü kimse yemek yiyemedi. O kızın gözleri… yaşayan birinin gözleri değildi.”
“Sadık nasıl biriydi?” diye sordum.
Davut’un yüzü sertleşti.
“İnsn değildi,” dedi. “Zehra’yı o eve hapsetti. Biz geceleri sesleri duyardık.”
“Ne sesleri?”
“Kırılan eşyalar. Duvara çarpan bir şeyler. Ve Sadık’ın kahkahası.”
Zehra H iç bağırmazmış.
“İşte en korkuncu buydu,” dedi Davut. “Kadın hiç bağırmadı.”
Bir yıl sonra Sadık ortadan kaybolmuş.
Borçlarla.
Arkasında hamile bir Zehra bırakmış.
“Çocuk?” diye sordum.
Davut gözlerini kaçırdı.
“Doğdu,” dedi sadece. “Ama düzgün doğmadı.”
O an, fotoğraftaki o baskı, o parmak izleri, o korku ifadesi zihnimde birleşti.
Hikâye bitmemişti.
Yeni başlıyordu.







