70 yaşındaydım. Kırk yıllık hayat arkadaşımı, kocamı toprağa verdikten sonra bu koca dünyada tek başıma kalmıştım. Başka çarem olmadığı için biricik oğlum Emre’nin ve gelinim Melis’in evine taşınmak zorunda kaldım. Evlerine ilk adım attığım gün, Melis’in o soğuk ve küçümseyen bakışlarını hiç unutmam. O, gösterişli hayatı, marka kıyafetleri ve pahalı parfümleri seven genç bir kadındı. Ben ise elleri nasırlı, ömrü mutfakta ve tarlalarda geçmiş yaşlı bir anneydim. Onun o tertemiz, lüks evinde adeta fazlalık gibiydim. Bir köşede sessizce oturur, onlara yük olmamak için sabahtan akşama kadar evi temizler, en sevdikleri yemekleri yapardım.
Yine öyle bir akşamdı. Emre işten yorgun dönecek diye sabahtan mutfağa girmiş, saatlerce uğraşıp lahana sarması ve tepsi böreği yapmıştım. Üzerime doğal olarak yemek kokusu, biraz da yaşlılığın verdiği o ağır, yorgun koku sinmişti. Akşam masaya oturduğumuzda, Melis banyodan yeni çıkmış, o pahalı parfümlerinden sıkıp masaya kurulmuştu. Çorbasından ilk kaşığı alırken aniden yüzünü buruşturdu. Burnunu tutarak bana döndü ve o acımasız kelimeleri yüzüme tokat gibi çarptı:DEVAMI DİĞER SAYFADA






