
Gözlerinin içine baktım. O gözlerde ne pişmanlık vardı ne de utanç. Sadece hayal kırıklığı… beklediği parayı alamamış olmanın öfkesi.
“Hayır Ali,” dedim sakince. “Bu bir şaka değil. Bu, gerçeğin kendisi.”
Sandalyeye çöktü. Etrafına bakındı; huzurevinin solgun duvarları, floresan ışıkların altında daha da soğuk görünüyordu. İlk kez buranın nasıl bir yer olduğunu fark ediyordu. İlk kez benim her gün neye uyandığımı, neyin içinde yaşadığımı görüyordu.
“Peki miras?” diye sordu sonunda. “Asıl miras nerede?”
Gülümsedim. Uzun zamandır gülümsememiştim. Bu, acı bir gülümsemeydi ama içi doluydu.
“Miras çoktan dağıtıldı,” dedim.
Gözleri büyüdü. Ayağa fırladı. “Nasıl yani?! Bana hiçbir şey bırakmadın mı?!”
Başımı iki yana salladım. “Bıraktım,” dedim. “Ama sana değil.”
Elindeki zarfı masaya fırlattı. “Ben senin torununum! Her şeyini bana bırakman gerekirdi!”
“Torun olmak,” dedim yavaşça, “kan bağıyla değil, vicdanla olur.”
O an kapı açıldı. İçeri huzurevinin müdürüyle birlikte iki kişi girdi. Biri orta yaşlı, ciddi bakışlı bir kadındı; diğeri ise elinde dosya taşıyan genç bir adam.
“Gülizar Hanım,” dedi kadın. “Hazır mısınız?”
Ali şaşkınlıkla bana baktı. “Bu da ne şimdi?”
Kadın dosyayı açtı. “Ben avukat Selma Karaca. Kuzeniniz Hasan Bey’in vasiyetini ve sizin talimatlarınızı yerine getirmek için buradayım.”
Ali’nin nefesi hızlandı. “Babaanne, ne oluyor?”
“Hasan amcan,” dedim, “bana sadece para bırakmadı. Bana bir seçim hakkı bıraktı.”
Avukat konuşmaya başladı. “Gülizar Hanım, mirasın tamamını huzurevlerine bağışladı. Bu binanın yenilenmesi, yaşlıların ücretsiz tedavileri ve kimsesizler için yeni bir merkez kurulması için.”
Ali’nin ağzı açık kaldı. “Hepsini mi?!”
“Evet,” dedim. “Hepsini.”
“Peki bana?” diye fısıldadı
Ali titredi. “Ama… ama Nermin hasta… ameliyat…”
O an içimde bir şey kırılmadı. Çünkü zaten çok önce kırılmıştı.
“Nermin’in gerçekten hasta olup olmadığını,” dedim, “hiçbir zaman bilmiyorum. Ama şunu biliyorum Ali: Eğer gerçekten sevseydin, beni satmazdın.”






