
Doktorlar kendi aralarında hararetle tartışırken, yaşlı kadın usulca başını kaldırdı ve “Bir ihtimali hiç hesaba katmadınız,” dedi. Cerrahlar bu müdahale karşısında alaycı bir tavırla güldüler ve “Lütfen dışarı çıkın, biz burada ciddi bir teşhis üzerine çalışıyoruz, fayansların nasıl silineceği üzerine değil,” diyerek onu terslediler. Ancak temizlikçi kadın pes etmedi; monitorlere ve tahlil sonuçlarına bakarak birkaç teknik terim ve belirti fısıldadığında, doktorların yüzündeki o alaycı gülümseme yerini buz gibi bir sessizliğe ve dehşete bıraktı
“Siz her şeye baktınız ama en önemli şeyi unuttunuz: Bu adam zehirleniyor,” dedi kadın kararlı bir sesle. Doktorlar şaşkınlık içindeyken, yıllar önce fabrikada çalışan kocasının maruz kaldığı nadir bir toksini anlattı. Bu zehir, vücuda alındıktan birkaç saat sonra kanda iz bırakmadan parçalanıyor ama sinir sistemini içten içe kemiriyordu. Kadın, hastanın çarşafındaki o çok hafif, neredeyse fark edilmeyen acı badem kokusunu işaret etti. Bu koku, sıradan doktorların burnundan kaçan ama ölümü fısıldayan bir işaretti.
O andan itibaren hastanedeki her şey değişti. Oligark derhal izole bir odaya alındı, tüm personeli değiştirildi ve temizlikçi kadının uyarısıyla özel bir detoks tedavisine başlandı. On iki saat sonra, günlerdir alarm veren o cihazlar sakinleşti; nabız düzeldi, nefes normale döndü. Sabaha karşı oligark gözlerini açtığında, modern tıbbın devleri, ellerinde paspasla hayat kurtaran bu kadının önünde saygıyla eğilmek zorunda kaldılar.
Yapılan gizli soruşturmada, oligarkın en yakınındaki isimlerden birinin, standart testlerde asla çıkmayan bu nadir zehri adamın içeceklerine her gün küçük dozlarla karıştırdığı ortaya çıktı. O gün yoğun bakımda sadece bir hayat kurtulmamıştı; aynı zamanda en büyük uzmanlığın bazen diplomada değil, hayatın acı tecrübelerinde saklı olduğu kanıtlanmıştı. Bilim yanılmıştı ama dikkatli bir göz ve keskin bir koku duyusu, ölümü bile alt etmeyi başarmıştı.






