Torunum Kerem, bu hayattaki en büyük sınavını henüz dokuz yaşındayken verdi. İzmir’in o sıcak, insanı sarıp sarmalayan yaz akşamlarında bizim evimizde artık ölüm sessizliği vardı. İki yıl önce, Ege Üniversitesi Hastanesi’nde uzun bir yoğun bakım sürecinin ardından oğlum Murat’ın ilk eşi, canım gelinim Ceren’i kaybettik.
Ceren sadece bir anne değildi; bu ailenin tutkalı, Kerem’in nefesiydi. O gittikten sonra Kerem’in içindeki o cıvıl cıvıl çocuk da onunla birlikte toprağa girdi.
Kerem o günden sonra sessizliğe gömüldü. Eski kahkahaları, bisiklete binme hevesi, dondurma için peşimde koşmaları bıçak gibi kesildi. Sadece annesinin eşyalarına tutunuyordu. Özellikle de Ceren’in son günlerinde bile elleriyle ördüğü, hala onun kokusunu taşıyan o yün hırkalara… Onları yanından hiç ayırmaz, o hırkalara gömülüp uyurdu.
Sonra oğlum Murat, Banu ile evlendi. Banu, dış görünüşüne çok düşkün, gösterişi seven, maddi beklentileri çok yüksek bir kadındı. İlk günden itibaren evdeki geçmişi silmek için elinden geleni yaptı. Ceren’in hatıralarına tahammülü yoktu.
Kerem’in sakladığı o hırkalara bakıp ‘Bu tozlu yünler evde alerji yapıyor, atın bunları’ diye söylenip duruyordu. Oğlum Murat ise her zaman iki arada bir derede kalır, ‘Anne, yeni evlendi, çocukla nasıl iletişim kuracağını bilmiyor, zamanla düzelir’ diyerek onu savunurdu.
Ben de ailemiz daha fazla yıpranmasın diye hep yutkundum. Ta ki o güne kadar… Bir öğleden sonra Kerem yanıma geldi. Elinde ilmekleri atlamış, yamuk kulaklı, gözleri birbirinden orantısız küçük bir amigurumi tavşan tutuyordu.
‘Babaanne, bunu hastanedeki çocuklar için yaptım,’ dedi o kısık sesiyle. ‘Belki yalnız hissetmezler.’DEVSMI DİĞER SAYFADA







