Yirmi üç yıl önce, hayatımın çoktan bittiğini sanıyordum. Elli yaşlarımın sonlarına gelmiş, hayattan beklentilerimi yavaşça rafa kaldırmıştım. Sakin sabahlar, birbirine benzeyen günler ve artık şaşırtmayan akşamlar… Eşimle birlikte, sahip olmadıklarımızla kavga etmeyi bırakmış, elimizdekilere tutunmayı öğrenmiştik. Çocuğumuz yoktu. Bu eksiklik başlarda içimizi oysa da zamanla kabuk bağlamıştı. Birbirimize yetiyorduk. Ya da öyle sanıyorduk.
Sonra bir kış sabahı, her şey değişti.
Şafaktan hemen önce, ince ve titrek bir ağlama sesiyle uyandım. Önce rüya gördüğümü düşündüm. Ama ses devam etti; zayıf ama inatçıydı. Üzerime bir hırka alıp kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda yüzüme çarpan soğuk hava nefesimi kesti.DEVAMI DİĞER SAYFADA







