O fotoğrafı ilk gördüğüm an, bunun sıradan bir keşif olmadığını anladım.
İstanbul’un arka sokaklarından birinde, neme doymuş duvarları küf kokan eski bir antikacı dükkânının bodrum katındaydım. Dışarıda yaz akşamı ağır ağır çökerken şehir hâlâ yaşıyordu; vapur düdükleri, martı çığlıkları, uzaktan gelen trafik uğultusu… Ama o bodrum katında zaman başka bir hızda akıyordu. Toz zerrecikleri, sarı ışığın içinde asılı kalmış gibiydi.
Rafların en altında, isimsiz bir karton kutunun içinde buldum fotoğrafı.
Parmak uçlarım kâğıda değdiği anda, soğuk bir şey damarlarıma yayıldı. Bu nostalji değildi. Eski eşyalara dokununca hissedilen o romantik sızı hiç değildi. Bu, insanın içgüdüsel olarak “tehlike” dediği o çıplak histi.
Fotoğraf siyah beyazdı. Kenarları kıvrılmış, yüzeyi yer yer çatlamıştı. Ama ortadaki görüntü tuhaf biçimde netti.DEVAMI DİĞER SAYFADA







