
Yıllar süren tedaviden sonra mucize oldu. Davut önce ayağa kalktı, sonra yürüdü. Kendi başına. O an ağladım. “Her şey yeniden başlayacak” sandım. Ama yanılmışım.
İyileşmesinden sadece bir hafta sonra, akşam eve geldi. Bana soğuk bir yabancı gibi baktı. “Artık kendim için yaşamalıyım. Sen kendini bırakmışsın. Sen evlendiğim kadın değilsin,” dedi ve elime boşanma dilekçesini verdi. O gece bavulunu alıp gitti. Ne teşekkür vardı ne veda.
Bir süre sonra gerçeği öğrendim. Davut küçük bir detayı unutmuştu. Boşanmanın nedeni ne yorgun yüzümdü ne de değişen bedenim. Sekiz yıl boyunca büyük bir yalanın içinde yaşamıştım. Meğer beni değil, başka bir hayatı iyileşir iyileşmez seçmişti.
Boşanma dilekçesini masanın üstüne bıraktığı an, evin içindeki hava değişti. Sanki yıllardır aynı nefesi paylaştığımız duvarlar bile soğudu. Kapı kapandı, kilit sesi yankılandı; ardından yalnızca mutfağın floresan lambasının vızıltısı kaldı. Dilekçeye baktım, sonra ellerime… Sekiz yıl boyunca kaldırıp taşıdığım bedenin ağırlığı bir anda kendi omuzlarıma çöktü.
Çocuklar odalarında uyuyordu. Onların nefesini dinledim. “Şimdi ağlayamazsın,” dedim kendime. “Şimdi yıkılamazsın.” Ama yine de dizlerimin bağı çözüldü; sessizce yere oturdum, dilekçeyi avuçlarımın arasında buruşturmadan tuttum. Kağıt bile bana acıyordu.
Sabaha kadar uyumadım. Her köşede bir anı vardı: tekerlekli sandalye izleri, ilaç kutuları, duvara yapıştırdığım fizyoterapi notları, “Bugün 5 adım!” yazan çocukların renkli resimleri… Davut’un yürümeye başladığı gün, çocuklar sevinçten ağlamıştı. Ben de “Hayatımız geri dönüyor” diye dua etmiştim. Meğer geri dönen, benim hayatım değilmiş.
Ertesi gün öğleye doğru telefonum çaldı
Ekranda bir isim belirdi: Nurten — Davut’un yıllardır gittiği rehabilitasyon merkezindeki fizyoterapistlerden biri. Önce açmadım. Sonra içime bir his düştü; açtım.
“İyi misin?” dedi. Sesinde alışık olmadığım bir tedirginlik vardı.







