
Kendimi faydalı ve mevcut hissetmeyi bekliyordum.
Günlük hayattan küçük anları paylaşmak istedim.
Ailece yeniden bir düzen kurmayı umuyordum.
İlk birkaç gün tüm vaatlerini yerine getirdi. Gelinim Anya, samimi görünen bir gülümsemeyle beni “benim” diyeceğim odaya götürdü. Yatak temiz çarşaflarla hazırlanmıştı, dolapta biraz yer açmıştı ve komodinin üzerinde küçük bir lamba bile vardı. Oğlum ise en zor kısmı üstlendi: kutular, kitaplar, benim bırakmaya cesaret edemediğim şeyler.
Akşamları birlikte yemek yerdik. Uzun sohbetler olmazdı, sadece hafif muhabbetlerdi: günün nasıl geçtiği, hafta sonu ne yapılacağı, evdeki pratik konular. Ama benim için bu “normal” durum çok kıymetliydi.Bir süreliğine, basit jestlerden oluşan küçük bir ortak yaşamın merkezine geri döndüğüm izlenimine kapıldım.
En tatlı kısmı yeğenimle ilgiliydi: yatmadan önce yanıma gelir ve benden hikaye anlatmamı isterdi. On dakika ve alçak sesle anlattığı hikaye, bana tekrar ihtiyaç duyulduğumu hissettirmeye yeterdi, sanki zamanımın hala özel bir yeri varmış gibi.
Mutfakta Anya ile birlikte yemek yapmaya bile başladık. O modern, hafif, “moda” tarifleri seviyordu. Ben ise geçmişin yemeklerine, pazar günlerinin ve sabrın kokusunu taşıyanlara sadık kaldım. Bazı tariflerimin “başka bir döneme ait” gibi göründüğünü söylediğinde güldüm, ama sonra tabaklardan kaybolduklarını görünce içimden bir gülümseme geçti.Gelenekleri ve anıları yanımda getirdim.
O, yarışa yenilik ve hız kattı.
Ortada, işe yarayacak gibi görünen bir uzlaşma bulduk.
Akşamlar sessizdi: oturma odasında çay, dalgınlıkla izlediğimiz programlar hakkında birkaç yorum, ertesi gün için planlar. Sürekli bir parti değildi, ama bir arkadaşlık ortamı vardı. Ve bunca zamanı yalnız geçirenler için, arkadaşlık sandığınızdan çok daha değerlidir.Sonra, yavaş yavaş, ilk belirtiler ortaya çıktı. Dramatik bir şey yoktu. Açık bir tartışma da yoktu. Sadece küçük şeyler, o kadar küçük ki ilk başta kendi kendinize “Aşırı tepki veriyorum” diyorsunuz. Ama bunlar birikince, evin atmosferini değiştiriyorlar.






