
Kapının önünde küçük bir sepet duruyordu.
İçinde yeni doğmuş bir erkek bebek vardı. İncecik bir battaniyeye sarılmıştı, yüzü soğuktan kıpkırmızı olmuştu. Ağlaması güçsüzdü ama hayata tutunmaya kararlı gibiydi. Onu kucağıma aldığım an, içimde yıllardır boş duran bir yer doldu. Eşimle birlikte hemen ambulansı aradık. Görevliler geldi, bebeği hastaneye götürdüler. Ama o giderken gözleri gözlerime kilitlenmişti. O bakış, kalbime kazındı.
Günlerce o gözleri düşündüm. Sosyal hizmetleri defalarca aradım. Akraba çıkmadığını, bebeğin koruyucu aileye verileceğini söylediler. O gece eşime dönüp, sesimdeki kararlılığa kendim bile şaşırarak, “Onu alabiliriz,” dedim.
Yaşımıza rağmen evlat edinme sürecine girdik. Zor oldu. Şüpheyle bakanlar, “Bu yaşta çocuk mu büyütülür?” diyenler oldu. Ama biz vazgeçmedik. Ona Julian adını verdik. Hayatımız bir anda uykusuz gecelerle, ilk adımlarla, okul telaşlarıyla doldu. Yorgunduk, dizlerimiz ağrıyordu; çoğu zaman büyükanne ve büyükbabası sanılıyorduk. Ama o bizim oğlumuzdu. Ona en başından gerçeği anlattık: Kapımıza bırakılmıştı ve biz onu seçmiştik. O da bizi seçmiş gibiydi.
Julian nazik, anlayışlı ve derin düşünen bir çocuk olarak büyüdü. Üniversiteyi kazandı, kendi hayatını kurdu ama her Pazar eve gelmeyi hiç bırakmadı. O sofralar bizim kutsal zamanımızdı.







