
“Evet, taslıyorum!” diye bağırdı öfkeyle. “Çünkü o koltuğu istiyorum ve o ikizler benim biletim! Onları ben var ettim, şimdi de onların başarılarını ben kullanacağım. Sen sadece on altı yıl boyunca onlara bakan bir bakıcıydın!”
Gülümsedim. Çantamdan cep telefonumu çıkardım ve ekrandaki ‘Canlı Yayın’ yazısını ona çevirdim. Kaan’ın yüzündeki o kibirli ifade saniyeler içinde donup kaldı. “Anlamadığın bir şey var Kaan,” dedim sesimi yükselterek. “Bu okulun kurucu vakıf üyeleri, yönetim kurulu başkanı ve okulun veli grubundaki yüzlerce kişi şu an bu özel bağlantıdan seni canlı olarak izliyor. İkizlerimin dahi teknoloji becerilerini küçümsememeliydin; bu yayın ağını onlar kurdu.”
Kaan dehşet içinde ayağa fırladı, rengi kağıt gibi bembeyaz olmuştu. “Sen… Sen ne yaptın?!” diye kekeledi.
“Sadece gerçek yüzünü o çok önemsediğin ‘prestijli’ insanlara gösterdim,” diyerek arkamı döndüm ve odadan çıktım.
Sonuç mu? Kaan o gün o okuldan rezil rüsva edilerek, güvenlik görevlilerinin eşliğinde kovuldu. Vakıf yönetimi ona yüklü bir tazminat davası açtı ve eşinin ailesi tüm bu iğrenç şantajı öğrenince onu beş parasız sokağa attı. İkizlerim ise o programda sadece kalmakla yetinmedi; yönetim kurulu, onların bu dürüstlüğünü ve cesaretini onurlandırarak onlara tam kapsamlı üniversite bursu bağladı.
Hayat bana şunu çok acı bir şekilde öğretmişti: Gerçek ebeveynlik, aynı kanı taşımakla veya lüks ofislerden ahkâm kesmekle olmuyordu. Gerçek ebeveynlik; uykusuz gecelerde o ateşi düşürmek, cebindeki son kuruşla o sütü almak ve çocukları için tüm dünyayı karşısına alabilmekti. Biz üçümüz, birbirimize kenetlenmiş yıkılmaz bir kaleydik ve hiçbir fırtına, o kalenin tek bir tuğlasını bile sökemezdi.







