
Duyduklarım karşısında odanın duvarları üzerime üzerime geliyordu. On altı yıl önce beni o karanlık, soğuk hastane odasında beş parasız ve yapayalnız bırakan o korkak çocuk; şimdi kravatlı, nüfuzlu bir canavar olarak geri dönmüş, tırnaklarımla kazıyarak büyüttüğüm evlatlarımı benden çalmaya çalışıyordu! Dizlerimin üzerine çöküp ağlamamı, pes etmemi bekliyordu. Ama Kaan’ın unuttuğu bir şey vardı: Ben artık on yedi yaşındaki o çaresiz, ürkek lise öğrencisi değildim. Ben yavruları için dünyayı ateşe verebilecek bir anneydim.
Derin bir nefes aldım, titreyen ellerimi dizlerime bastırarak ayağa kalktım. Çocuklarıma doğru yürüdüm ve yatak odamdaki o eski, kilitli ahşap kutuyu getirip önlerine koydum. “Size yalan söylediğini kanıtlayabilirim,” dedim kararlı bir sesle.
Kutuyu açtım. İçinden, Kaan’a hamileyken ve doğurduktan sonra yazdığım ama hiçbir zaman alıcıya ulaşmayan, üzerinde ‘Adresten taşınmış’ damgaları olan onlarca mektup, onun engellediği için asla iletilmeyen mesaj dökümleri ve tek başıma ödediğim, altında sadece benim imzamın olduğu o ağır hastane faturalarını çıkardım. “Babanız sizi benden istemedi. O, sorumluluktan kaçıp kendi lüks hayatını kurmayı seçti. Ve şimdi, sadece kendi kariyeri için sizin emeğinizin ve başarılarınızın üzerine konmak istiyor.”
Deniz ve Umut, o sararmış belgelere bakarken gözlerindeki o buz gibi öfke bana değil, babaları olacak o adama yöneldi. Umut ayağa kalkıp bana sımsıkı sarıldı, ardından Deniz de katıldı. “Seni asla bırakmayız anne,” diye fısıldadı Deniz. “O adamın bizim babamız olmadığını biliyorduk ama bizi seninle, senin hayallerinle tehdit ettiğinde korktuk.”
Gözyaşlarımı sildim ve gözlerimde tehlikeli bir kıvılcım çaktı. “Korkmayın,” dedim. “Bu oyunu onun kurallarıyla değil, kendi kurallarımızla oynayacağız.”
Ertesi sabah, üzerime en şık kıyafetlerimi giyip o prestijli okulun gösterişli kapısından içeri girdim. Kaan’ın o geniş, deri koltuklu müdür odasına adım attığımda, beni kibriyle ve o iğrenç gülümsemesiyle karşıladı. Önüme kalın bir dosya fırlattı. “Zeki bir kadın olduğunu biliyordum,” dedi arkasına yaslanarak. “İmzala şu feragatnameyi ve şehri terk et. Çocuklar en iyi okullarda okuyacak, benim mükemmel imajım tamamlanacak. Yoksa o çok sevdiğin ikizlerin, hayatları boyunca asgari ücretle çalışmak zorunda kalır. Karar senin.”
Masaya doğru eğildim, yüzümde zerre kadar korku yoktu. “Ne kadar zavallı bir adamsın,” dedim buz gibi bir sesle. “Kendi çocuklarının hayatını karartmakla tehdit edecek kadar acizsin. Sırf o vakfın yönetim kuruluna girebilmek için sahte bir babalık taslıyorsun, değil mi?”







