
Melis aylar sonra nihayet toprağa verildi. Cenaze kalabalıktı ama bu bir inanç gösterisi değil, bir pişmanlık töreniydi. Bir zamanlar varsayımlarda bulunan insanlar şimdi sessizce duruyordu.
Gökhan tören boyunca ağlamadı. Daha sonra, mezarlıkta annesinin mezara doğru fısıldadığını duyduğunda ağladı:
“Seni orada bıraktığım için beni affet.”
En derin yara buydu; sadece yapılanlar değil, geride kalan suçluluk duygusu.
Haftalar geçti. Ev boş kaldı ama gerçeklerin ağırlığı altındaydı. Daha fazla kanıt ortaya çıktı ama hiçbir zaman bir itiraf gelmeyecekti. Arif, gerçekler ortaya çıkmadan önce ölmüştü. Sırrı yanında götürememişti.
Bir gün Gökhan eve tek başına döndü. O odada durdu ve artık görmezden gelemeyeceği bir şeyi fark etti: O adama güvenmişti. Onu sevmişti. Ona “dede” demişti. Şimdi geriye kalan tek şey öfkeydi. Korku değil. Kafa karışıklığı değil. Sadece öfke.
Ayrılmadan önce son bir kez bahçeye çıktı. Müştemilat hâlâ mühürlüydü. Kazılmış toprağa baktı ve on beş yaşındaki, canlı, daha büyük hayalleri olan Melis’i hayal etti; tehlikenin zaten kendi evinin içinde olduğunu asla bilmeyen o kızı.
“Seni bulduk,” diye fısıldadı. Çok geçti. Ama gerçekti.
Zamanla bazı şeyler değişti. Leyla tekrar eski fotoğrafları çıkarmaya başladı. Mert hikayeler anlattı. Ve yavaşça, küçük bir şey geri döndü: Leyla tıpkı eskisi gibi yeniden papatyalar işlemeye başladı.
Gökhan bunun da bir tür adalet olduğunu fark etti. Mahkemelerden ya da manşetlerden gelen değil, hafızadan gelen bir adalet.
Melis artık “kaybolan kız” değildi. O artık hak ettiği gibi hatırlanıyordu; bir evlat, bir kardeş, artık gömülü kalamayacak bir gerçek olarak.






